logo
Fotoğraf Galerisi

Maşukiye’ye ye Gittik

11 years, 1 month ago Fotoğraf Günlükleri 0

Sabah 7 bu saatte de kalkılır mı yaaa diye kaldırıyorum kafamı yataktan. Canımda hiç kalkmak istemiyor neden acaba ?

haftasonu olduğundan mı ?

yorgun olduğumdan mı ?

yoksa saat erken olduğundan mı ?

Elbette ki erken olduğundan olsa gerek. Kalkınca gözlerim Şaban’ı arıyor. Erken kalkacağını hiç sanmasam da bir de bakıyorum yatak boş 🙂 Kapı açılıyor ve ben de gözlerimi yavaşça açıyorum.

“Kalk leyn” Diyor bir ses kapıda dikilmiş.

“Gitmesek olmaz mı yaaaa” diyorum. Ama yine de isteksizce kalkıp bir yüzümü yıkıyorum. Hemen kendime geliyorum. Bir anda kendimizi dışarı atıyoruz. Minibüs bekleyelim diyoruz ama gelmeyeceğine karar verip tutuyoruz bayırın yolunu. . .

Yolda giderken geziye gelecekleri bir uyandıralım diyoruz. İlk olarak Hande’yi arıyoruz ve gezinin iptal olduğunu söylüyoruz. ve bir fırça yiyoruz hemen 🙂 Tabi durumu toparlayıp ikinci kurbanımıza geçiyoruz. ikinci kurbanımızsa Banu oluyor. Kendisi yola çıkmış bile Edirnekapı’da metrobüsteymiş. Ancak gezinin iptal olduğunu duyunca bir süre inanamadı doğal olarak biraz çemkirdi “nası olur ya” diye amma durumu öğrenince biraz yatıştı sinirleri 🙂

Sıradaki kurbanımızsa Yakup. Aradığımda metrobüs gişelerindeyiz Şabanla. Arıyorum ve “gelemiyoruz” diyorum. Biraz lafı geveleyince “tmm bende gidiyorum” deyip kesin bi tavır dönmeye yelteniyor. Oysaki o dünden razıymış ki iptal etmeye 🙂 Şaka bir yana hasta da çocuk zaten dönerdi valla 🙂 Fazla zorlamadan çıkıyoruz metrobüsten ve gelen ilk metrobüse biniyoruz. Kapının önünde sıkışıp yer bulup başlıyoruz sohbete. Naber ? Nasılsın ? Falan filan. Derken önümdeki koltukta kimi görsek ? Banu 🙂 Meğer aynı metrobüsteymişiz 🙂

Neyse Söğütlüçeşme’ye varıyoruz ve toplanıp biniyoruz trenimize. Hande,Banu,Hüseyin,Yakup,Şaban,Osman,Yasin tayfası yola çıktı 🙂

Ama ne hikmetse karnımız da mı aç ne. Hani şöyle poğaça simit olsa da yesek diyoruz ve kızların gözlerinin içine bakıyoruz. E tabi sözleri var çantalar dolu olsa gerek 🙂 Güzel güzel poğaçalarımızı yedikten sonra güzel bir uyku çekiyoruz. Sonra hangi durakta insek diye tartışırken tren yavaşlıyor. “Burası hangi durak acaba ?” diye sorarken ben duvarda “Büyükderbent” yazısını fark ediyorum ve insek mi diye sorgularken hızlı bir kararla “hadi inelim” deyip fırlıyorum oturduğum yerden. Ben iniyorum, şaban iniyor bir de bakmışık tren hareket ediyor :S Hande atlıyor arkadan Banu en sonda Yasinle Osman. Az kalsın ikiye bölünüyorduk yani 🙂 Hani kendimizi unutmadık ama Yakubun Ümit’ten ödünç aldığı atkıyı trende bırakıyoruz bu gün 🙂

Hemen esnaftan yol tarifimizi alıyoruz ve koyuluyoruz yola.

Yolda giderken bu İrfan amca ile karşılaşıyoruz. Ne dese beğenirsiniz ? “Sen geçen senede gelmiştin hani bizim resimler?” :S Bir anda şok oldum. 2 yıl önce Sapanca’ya gitmiştik arkadaşlarla ve Sapanca yaşantısını fotoğraflamıştık. Ben bu amcayı hatırlayamadım ama o beni bir bakışta tanıdı :S Sonra işte bu kareyi yakaladık bu güne hatıra. Tabi bu sefer adresini aldım posta ile göndericem inşallah fotoğraflarını 🙂

Sonrasında azimli ve kararlı yolculuğumuz sonuç veriyor ve Kartepe yoluna ulaşıyoruz. Trenden ineli yaklaşık 1 saat falan oldu sanırım 11:30 civarlarıydı saat. Elbette biz yukarıya doğru dikiyoruz gözümüzü ve yürümeye devam ediyoruz.

Tabi o kadar yürümek insanı yoruyor ve azıcık da olsa acıktırıyor 😛 biz de bir köşeye çekilip sıcak çay içme zamanının geldiğini düşünmeye başlamıştık ki Yakup tam da bu iş için uygun güzel bir mekan buluyor bile. Oturup çaydanlıkta çayımızı alıyoruz ve çayları koyacak arkadaşları bekliyoruz. Aramızda kalsın bazı arkadaşlar dökmeden koyamadı çayları ama Yakup saolsun iyi iş çıkardı 🙂 Ayrıca kızlara da tekrar teşekkür etmemiz gerek poğaçalar çok güzeldi. Gerçi nedense onlar pek yemediler hepsini biz yedik sayılır hani içine ilaç filan mı kattılar diye düşünmüyor da değiliz. Ama ne yapalım başa gelen çekilir 🙂 Oturduğumuz yerden küçük denemeler sonrasında yolculuğa devam ediyoruz.

Yolculuğumuz genel olarak bir dere kenarında geçtiğinden biz de zaman zaman dere kenarına iyice yaklaşıp farklı denemeler yapıyoruz tabi. Ancak bu gün kendime o kadar kızdım ki anlatamam. Hani o kadar fotoğraf çekmeye çıkıyoruz insan bir tripod almaz mı yanına ? Hani dere o kadar güzel akıyor ki bembeyaz çarşaf görüntülü dere kareleri yakalamamız için ihtiyacımız olan tek şey tripod 🙁 Ne yazık ki biz de yanımıza almamışız. Ahhh Ahhhh

Neyse ki biraz tecrübemiz var doğal tripod olarak kullanabileceğimiz farklı yaratıcı fikirler üretiyoruz hızlıca. nerede düzgün bir taş görsek hemen yanına gidiyoruz. Tabi sadece makineyi taşın üzerine koyup kadrajı olabildiğince düzgün ayarlamakla bitmiyor bu işler. Makinenin titremesini önlemek için bir de süreli çekime almak gerek. Benden duymuş olmayın ama bu yöntem pek çok durumda işimize yarar. Peki makine niye titrer diye sorarsanız kısaca onuda açıklamak isterim burada.

Şimdi manzara çekimi yapacağımız için pek çok kişinin bildiği gibi alan derinliğini yüksek tutarız başka bir deyişle diyafram değerini arttırabildiğimiz kadar arttırırız. Bu sebeple de iyi bir pozlandırma yapmak için enstantene (perde hızı) düşük değerde olması gerekir. Bu gün bu değer yaklaşık 1/2 -1/4 sn civarlarında idi. tabi bu durumda elde çekim yapmak pek mantıklı olmuyor. Biz de ne yapıyoruz makinelerimizi düzgün ve büyük kayaların üzerine koyup, zamanlı çekimde fotoğraflarımızı çekiyoruz. 🙂

Tabi bir aşağı bir yukarı hareket etmek zaman zaman çok zor oluyor ve bir de yanımızda modellik yapacak arkadaş getirmediğimizden dolayı fotoğrafçı arkadaşları model yapmak zorunda kalıyoruz. Bu gibi durumlarda fotoğraf makineleri Şaban arkadaşımızın güvenilir ellerine kalıyor. Şekil 1 A’da görüldüğü gibi sol el Pentax DSLR, Sağ el Olympus OM10 (ey gidi eski dostum benim 🙂 ) Ama yakında bende Olympusa geri dönücem özledim ya 🙂

Analog makine ile çekim yapmak bir başka zevkli. Nasıl desem insanı bir başka dünyaya götürüyor nerdeyse. Hem analog makine kullanımı pek çok alanda disipline ediyor insanı. Gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki analog makine kullanıcıları dijital makine kullanıcılarına göre deklanşöre basarken çok daha titizdir. Bunun iki nedeni vardır aslında. ilk nedeni filmli olmasından dolayı maliyeti düşük tutmak ve idareli kullanma isteği, bir diğeri ise çektikleri kareyi görememeleri nedeni ile dondurdukları kareyi iyi seçerek kaybetmek istememeleri. Sonuçta tek bir şansları var eğer istedikleri kare olmamışsa bir daha çekme şansları yok. Kim bilir o an çektikleri konu ne oldu. Dijital makinelerde öyle mi peki ? Bas çek sonra bak olmadıysa bir daha çek, bir daha çek bir daha. . . Bu işin sonu yok tabi ama dikkat etmezsek bunun fotoğraf adına yaptığımız bir eylem olduğunu nasıl söyleyebiliriz ki ? Sürekli bas-çek yaparsak çektiğimiz bir fotoğrafa nasıl sanat eseri deriz ? Nasıl değer veririz ? Değerli sanat eserleri tek değilmidir ? Biz aynı kareden 10 tane çekersek bu kare nasıl değerli olsun ki ? Bu nedenle analog makine ile başlamak ve hatta yapabiliyorsak DSLR makineler yerine Klasik SLR bir makine kullanmalıyız.

Analog makine mi, Dijital makine mi tartışmasını bırakıp gezimize dönsek iyi olacak saırım. Bir süre gittikten sonra şarıldayan su sesleri gittikçe artmaya başladı ve karşımızda aşağıya doğru akan suları görünce birden tripod getirmediğim için içimde koca bir yara açıldı tekrardan 🙁 Tabi zaman bol biz de şelaleyi gördük ya durmak olmaz biraz aşağıda da olsa inmezsem her halde kendimi affetmezdim 🙂 ağaçlara tutuna tutuna aşağıya doğru yuvarlanmadan inmeyi başardık. Sonunda kendimize uğraşacağımız bir konu bulmuştuk işte.

Şelale fotoğrafı çekmeyi bitirdikten sonra yola çıkmamız baya bi zahmetli oldu aslında ama tabi bu bizi yıldıramazdı. Tabi saatte daha erken olunca ne yapalım bizde biraz daha devam edelim dedik. Bir ara Şaban’ı tepenin üzerinde gördük 🙂 Sonra aşağı inerken de üstü başı kırmızı oldu. Hani şimdi gömülcek galiba yere dediydim ama yuvarlanmadan sıyırdı kerata 🙂 Ama rahat dururmuyuz bu sefer de mağara tarzı değişik bi yer gördük. Sonra Yasinle Osman eşliğinde hemen daldık tabi içeri.

Hani orda şöyle artistik pozlar verdirip arkadaşlarımı niye çekmedim diye düşünüyorum şimdi ama tabi o da bir dahaki geziye kaldı artık. Tabi hiç çekmedik diyemiycem girişte çekmiştik ama içerdeki ışık bir başkaydı doğrusu. Biz içeri girdik üst taraftaki delikten de mağara bozuntusundan çıktık. belki bir şeyler vardır fotoğraflık diye ama pek birşey bulabildiğimizi söyleyemicem. Biz arkadan dolaştığımızda Şabanlar daha aşağıya inmemişti mağaradan. Onlar da insin diye bekliyorduk ki ismi lazım değil çok değerli bir arkadaşımızın ayağı kaydı ve inişi diğerlerininkinden biraz daha hızlı oldu 🙂 Tabi toparladı sonra kendini 🙂 (Kimse gülmedi ama :p )

Neyse biz talihsiz kazamızı geride bıraktıktan sonra Banu bize gönüllü manken olmayı kabul etti ve başladık tekrar çekim yapmaya. Biraz sağdan biraz soldan. Derken kafama yağmur damlaları düşmeye başladığında gitme vaktinin geldiğini yavaş yavaş anladık.

Yavaştan bayır aşağı vurduk tekrar kendimizi yola. Ancak yağmur hızlanmaya devam ettiğinden tüm grup sırılsıklam oldu 🙁 Tabi birkaç ağacın altına sığınmaya yeltensek de kurtulamadık :S Bu arada Hande taksi sormak için karşıki binaya girdi ama artık camda kahve mi içti bizim halimize gülerek, yoksa saklandı mı bilinmiyor 🙂 Allahtan yağmur yavaştan dindi de yolumuza devam edebildik.

Tahminimizden 1.5 saat önce istasyona geldik ama hemen dönmek nasip olmadı 🙁 treni 2-3 dk ile kaçırmışız. Biletlerimizi 17:15 e aldık ve cafede bi “Pis yedili” oynadık. Ayıptır söylemesi ama çift bittim. Biraz daha çalışmaları gerek 🙂

Tren vakti gelinceye kadar gözümüz yollarda treni beklerken bir taraftan da yağmurdan ıslanmış elbiselerle dolaşmamız gerekti :S Son bi kare alalım dedim gider ayak ve işte karşımızda son karem.

Tabi dönüşümüz de ayrı bir güzeldi. Gırgır, şamata, biraz kızdırma, biraz güldürme 🙂 Hepsi bir arada koca bir gün geçirdiğim, beraberce eğlendiğim tüm arkadaşlara bir daha teşekkür ediyorum. Umarım bir dahakine daha erken gideriz 🙂 🙂

Hüseyin YILDIZ

27.02.2010

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.